Gümüş Saçlı Adamın Kadehi; Kasım 2021

Yirmi küsur yıl geride kaldı şarapçılık günlerim. Kendimi, kendime dahi tanıtırken, “şarapçı” demeyi bırakmadım, bırakmayacağım. Damağımı, bilindik çeşit üzümlerden mamul şişelerle sınamaktan da asla vazgeçmeyeceğim. 52 destesi karıştırır gibi, kapişon ve etiketleri sökülmüş şişelerle bul karayı al parayı oynayacak, şişe-üzüm eşleştirmeleri kovalayacağım. Bakalım ne kadar “şarapçı” kalmışım.

Suratımda, iki şakağımın arasında, görece ufak bir çift göz, kendi boyutlarına yenilmeden dünyaları doldurur içlerine. Hem de öyle olduğu gibi değil; değdikleri her bir dünyayı kendi algı şablonlarına göre işler, analiz ederler.

Bahçe kapısının solundaki masa, sakallı adam. Genç diyecektim tanımlarken ama gençlik olgusunu yakıştıramadım kendilerine. Sağında oturan, bir çift göğüs taşıyan sarışın dişiye yaranmak için, doğasına uygun ritüelleri gerçekleştiriyor; postur tamamen bozulmuş fizik kanunlarına isyan içerisinde. Karşısında oturan gömlek içerisine özensizce sıkıştırılmış hemcinsine göz kırparken yakaladım az önce. “tamamdır bu iş. Hatun bende” demek istiyordu zannımca. Yanına gidip “dostum, omurganı kaybetmeseydin de sendeydi hatun. Gel bir de benim baktığım yerden gör durumu” diyesim geldi, tuttum kendimi.

Boynundan kavradığın gibi ters çevirip, hafif sallayıp ışığa tutarsın. Tortuyu incelersin. Mesele, tortunun olup olmaması değil niteliğidir. Özellikle şişede bekletilmiş şaraplarda tortu olması doğaldır; plakalar şeklinde mi, kristal mi, çamur mu? Her biri başka bir yoruma götürür. Postürü bozuk mu, kendini nasıl tanımlıyor gibi soruların cevaplarını andırır bu ilk analiz.

Doğuştan haklarıdır burada olmak bu kalabalığın. Mekan sahibi kahve değil, o kahveyi bu “nitelikli” kalabalık içerisinde içebilme ayrıcalığını satar. Ben ne arıyorum burada? Satılan ayrıcalık hayatımın hiçbir döneminde umurumda olmadı. Eh be dostum, ne arayacağım? Ortamı eleştirip onların dünyanın geri kalanına yaptığı gibi, onlara yukarıdan bakabilme fırsatını. Eleştirdiğin şeyleri yapmaktan çok, o şeyleri yaptığını fark etmemek aptallık.

Cep telefonlarının yaygın kullanılmadığı, ankesörlü telefonların elzem olduğu dönemlerde, Karşıyaka vapur iskelesinin önünde, telefon kabini. Daracık kabine iki kişi sığışmaya çalışırken birbirimize bakıp gülmekten yerlere yatmıştık. Aynı ahizeye bağır çağır konuşan, kabine sıkışmış birden fazla kişi görüp, “avam” diye aşağılamışlığımız vaki.  İnsan, kınadığını yaşamadan can vermezmiş.

Gelişme var. Sakallı, sandalyesini daha bir yanaştırdı göğüslerinin ardına saklanmış sarışına. Gülmeye benzer bir çaba içerisinde garibim. Çene kasları öylesine kasılmış ki…. Bu testosteron salgılandığı yerde durduğu gibi durmuyor.  Baş, omuzda. Bravo sakallı.

Sonra, kadehte görmelisin şarabı. Kapüşon çıkar, tirbuşon salınır mantara. İdeali, tek parça halinde, tek hamlede çıkartmaktır mantarı. Mantarın kuruluğu, şişeden kurtulurken çıkarttığı ses önemlidir. Şişenin üst kısmına dökülmüş olma ihtimali ile ilk birkaç yudumu ıskarta etmek bir seçimdir. Ben yapmam o seçimi; şarabımın tamamını kadehimde isterim. Şöyle bir çalkalanır kadeh içerisinde şarap. Kenara bulaşan gliserinin, şarabın gözyaşının, tutuna tutuna süzülüşü izlenir. Parçalı mı iniyor aşağıya, blok olarak mı?

Yan yana yer alan ve aralarında ses izolasyonu olmayan mekanlar müzik seçimi konusunda daha cesurlar ve daha özensiz. Hatta özensizce cesur bile denebilir. Üzerine düşünülmesi gereken tek şey ritim. Şarkı sözü, şarkıcı, müzikalite asla önemli değil. Diğer mekanlara saygısızlık olmasın diye ses şiddeti belirli bir seviyede tutuluyor. Komşu mekanlar, aralarında sözleşmişler gibi, aynı desibel aralığındalar. İrdelemeden kulak kabartıldığında duyulan şey; kakofoni.  Biraz dikkatli dinlenilirse, ritim. Daha da yoğunlaşılırsa müziğe; hafıza, ancak daha önce sakin dinlenilmişse ayrımsanır geri kalan özellikler.

Ön burun, ilk yudum. Kadehin içine burun girmeli önce. İlk koku ile alınmalı ilk yudum. Meyve kokuları aranmalı. Yudum, ön alt dişlerin hemen arkasında tutulup üzerinden hava geçirilmeli. Boyun ve çenenin birleştiği yerde, yanma duyusu tetkik edilmeli.

90 ların başında, büyüdüğüm kentten kaçmak için üniversite sınavını kullandım. Legal bir kaçışla, gavur kentte buldum kendimi. İstikameti tam hatırlamıyorum, buca taraflarında bir yerden başka bir yere bir su kemerinin altından akıp giderken, yol kenarına gelişigüzel yığılmış evciklere bakıp “insanlar buralarda da yaşıyor” diye düşünmüştüm. Aynı yoldan, bu sefer gece vakti, dönerken, “ vay be! İnsanlar buralarda da yaşıyor” dedim. Evciklerin üzerine yığıldığı tepecikler gece ışıklandırması ve kanımdaki alkolün etkisiyle şekerlemeler gibi görünerek gözüme kendilerini temize çıkartmışlardı. Aynı duyguyu, Kapadokya da, bana tahsis edilen otel odasının balkonundan karşımda boylu boyunca uzanan Kaya mahallesine bakarken hissettim.

Müflis tüccarın alacaklı defteri gibi, yaşlandıkça daha çok anımsıyor insan geçmişi. Bu masaya oturduğumda, gri başkentin renksiz bir meydanına bakıyordum. Cemil Meriç’le sohbet ettim biraz. Akıl defterimle, sakallı ve sarışının dedikodusunu yaptım, omurgasızlığı, kültürel kusmuğu eleştirdim. Derken gün battı. Gri, siyaha…hayır; laciverte teslim oldu. İnsan eli ile kurtarılıp renkli ışıklara boğuldu. Sakallı ve sarışın bıraktığım yerde, müzik ritimden öteye geçmiyor. Özeleştiri ile de uğraşmak istemiyorum şimdi. Her ne yaptıysan, bu gece ve hayatımdaki her bir an, iyi yaptım, iyi ki yaptım.

Ön burundaki koku ve tadı değerlendirirken kadehteki şarap durağandı. Arka burun için kadeh iyi bir çalkalanmalı ki derin kokular ortaya çıksın. Yine içinde kadehin burun. Bu sefer, odun, ağaç, ot, baharat kokuları aranıyor. İkinci yudum, bir öncekinde boğazda yanma olan yere kadar indirilip sonra yutuluyor. Ardından ”ayıp, görgüsüzlük” demeden şaklatılıyor damak. Hiçbir gizi kalmadı şarabın. Tüm kokularını tüm tatlarını serdi ortaya. Parmak izi gibi, kişiye özel, kazanılmış tecrübeler yardımı ile biliniyor şişenin neler vereceği. İyi yaptım, iyi ki yaptım diyerek alınabilecek tüm hazzı almanın vakti.

Gümüş Saçlı adam kimdir?

Yaşını soran küçük bir çocuğuna,” hangisini soruyorsun? Üç tip yaşı vardır insanın; beden yaşı, 40larda sona yakın, zeka yaşı, yer yer seninle yaşıtız, yer yer büyükbabanla, ruh yaşı, binlerle ifade ediliyor.” cevabını veren yaşam formudur kendileri. Kömür karası saçları, kül grisine dönerken, şizofren konuşmalarını, farklı olduğunu sandığı yaşam algısını, eşsiz addettiği hayatını, sözlü müdahalelere imkan vermeyecek tek ifade biçimi, yazı ile aktarmayı akıl etmiştir. Bu çabası sırasında saçları kömür karalığından kül griliğine dönmeyi tamamlamış, hatta gümüş rengini almış olduğu için Gümüş Saçlı Adam ismini kendisine hak görmüştür.

Deneme türüne neden deneme denildiğinin yaşayan kanıtıdır. Şiir, roman, öykü, kısa öykü, daha kısa ve en kısa öykü yazmayı deneyip başaramamıştır. Bu satırları yazarken dahi “tevazu etme inanırlar” ikilemine kapılacak kadar kendini beğenmiştir.

Mühendislik formasyonu ile ve Rindliğiyle çok övünür. Hayatın çok da ciddiye alınmaması gerektiğine inanmasına rağmen sıklıkla, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular üzerine kafa patlatıp kara kara düşünürken yakalanmıştır.

Yayınlanmamış yazıları, kendi sayıları kadar, yayınlanmışlardan üstündür. Arada bir kelime cümle, imla hataları yapsa da ölümcül samimiyeti ile sevilesidir.

Yorum yok

Bir Yorum Yap