Gümüş Saçlı Adamın Kadehi; 28TEMMUZ21

Bisiklete binmek gibi; pedal basarak nasıl denge korunurken nasıl düşülmüyor, plan yapılmıyorsa, karafa, suya, buza uzanırken el, düşünme yok, planlama yok, rol yapma hiç yok.  Refleks dizini şeklinde servis ediliyor rakı, su, buz.  Saydam, berrak kadehin parlak beyaza dönüşmesi her defasında keyifle seyrediliyor… Her yıl aşağı yukarı altı yüz ton su katılıyormuş rakıya ve bir sonraki dünya savaşının su yüzünden çıkacağı öngörülüyor. Bu durumda rakısını sek içenlerden daha barışçı bir zümre yok zannımca; rakıyı sek içmeli bundan sonra.

Rakıdan bir yudum, çatal ucu ile peynir, ezine varsa ne ala, yoksa rayihalı herhangi bir peynir de olur. Dil vasıtası ile damakta ezilen peynir, bir sonraki rakı yudumunun yatağı ve su. Damak uyuşmalı ki dimağ rahat etsin, kafanın içinde bitimsiz devinimlerle çalışan dişliler şöyle bir uzaklaşsın birbirlerinden. Stoa’ydı değil mi o hayatın amacının mutluluk olduğunu söyleyen filozof, bilge ihtiyar? 2014 şubatında, o hayatımı ele geçiren kadından özgür olduğumda ben de aynı sözü vermiştim kendime; mutlu olacaktım. Hayatımı hiçbir kavram, amaç veya insana adamayacak, biricik ve tek hayatımı her anından keyif alarak yaşayacaktım. Emanetimi sahibine teslim ederken göz kırpıp, “üstü kalsın” diyebilecektim.

Çatal ucu ile peynir. Dil marifeti ile damağa yapıştırılıp iyice yayarak oluşturulan rakı yatağı. Bir yudum rakı o yatağın üzerine. Yutmadan ön dişlerinin ardına indirip bir yudum su ile karıştır ve tek hamlede gönder boğazdan aşağı. Kendine söz verdiğin mutluluğu karartacak acı hikayeleri de alıp tek hamlede insin. Damak uyuşmalı ki dimağ rahat etsin.

Öyküler acıtır mı kulakları? İşitenin kulakları acıyorsa, anlatanın, yaşayanın nereleri, nasıl acıyordur kim bilir? Anlatmaz, anlatamazdı bu kadar alkollü olmasa. Alkol etkisini yitirince anımsamaz anlattığını umarım. Bir bedenin başka bir beden tarafından alıkonulması, istismar edilmesi hatırlanası bir şey mi?….. sormayacağım. Sorarsam, birisi lüzumsuzluk edip mantıksal bir çerçeve çizip açıklama yapmaya soyunabilir ve ben, yakası açılmadık kelimelerimi ham halleri ile salabilirim durduk yere… ne gerek var şimdi?

Kadeh, yudum alınmadan önce burnun ucuna kadar kaldırılıp, anason koklanmalı ki keyif katmerlensin. Ben kahveye de yaparım aynısını ama rakı başka. 3 günlük dünyada hiçbir şey üzerine 4 dakika düşünmeye değmez. Bu koku yardım eder dağılmasına bulutların.

İnsanın kendi bedeni üzerindeki hakimiyetini kaybetmesi….. Başıma bir, bilemedin iki sefer geldi. Ya medikal bir müdahale için uyutulmuştum, ya da alkol tüketimim için şahsi sınırlarımı öğrenme çabası içindeydim. Her ikisinde de bir daha asla dedim. Bireyin kimliğine, kişiliğine daha büyük bir hakaret olamaz her halde. Doğumdan itibaren emek emek, ayrı ayrı eğitilen, öğrenilen uzuvlar belirler kimliği. Bileği bükülmez bir pehlivan, kaleme, fırçaya, boyaya, mürekkebe harikalar yarattıran bir sanatkâr. Gergin deri veya tellere dokunarak, vurarak çekip bırakarak kulakları melodilere boğan bir müzisyen ya da sadece günlük işlerini yapan sıradanlığı ile değerli bir birey olunabilir. Her biri kendi güvenli dünyasını kendi güvenli alanında taşır.  Diğer dünyalarla kimi zaman değer, onlarla kesişir ya da fersah fersah ötede kendi halinde dönerken kendi özgün keyif anlarını oluştururlar. Hepsinin her notayı özgürce yaşayabilme imkanları vardır. Mutlu, umutlu, mutsuz, hüzünlü, öfkeli, pesimist, optimist, çılgın veya sakin olabilirler. Tercihleri vardır, ta ki birileri çıkıp o tercihleri gasp edene kadar.

Peynir yatağından geçirilip bir yudum suyla ön dişlerin ardında karıştırıldıktan sonra boğazdan aşağı yuvarlamakla bitmez keyif. Şarapçılıktan talimliyim; tadın kaybolmasına müsaade etmeden genizden çağırabilirim lezzet buharını. Kimi zaman o lezzetin buharı, kendisinden daha bile keyiflidir. Bu sözüm yabana atılmasın.  

Medikal bir zorunlulukla maksatlı uyutulma, aşırı alkol tüketimi vesaire ile kişinin kendi iradesini yitirmesi dahi rahatsızlık verici iken başka birisinin bunları gasp etmesine nasıl katlanılır? Dizler üzerinde, alın yerde, eller, arkada birbirine, ayaklar birbirine, eller ve ayaklar birbirine bağlı. Eller kurtarılmaya uğraşılsa ayaklarda, ayaklar için çabalansa ellerde ve her ne olursa olsun bedende dayanılmaz sancılar. Ağız, ortasında kocaman düğüm olan bir çaputla bağlı, düğüm dişler arasında, öyleki ne kapanıyor, ne de açılabiliyor ağız, istemsizce salya bırakıyor ve o bırakılan salyanın iğrençliği dahi bilmem kaçıncı sıraya geriliyor içinde bulunan durumun acziyetinde. O ana karada girilen tüm savaşlar, alınan galibiyetler, muvaffakiyetler tamamı salya ile birlikte akıp gidiyor. İnsanlık, hatta varlık onuru diye bir şey yok artık. İşittiklerimi duyana kadar, alt sınır bu anlattığım görüntüydü. Varmış beterin beteri.

Bıraktım kalemi bir kenara, kurudu boğazım. Peynir-rakı ve su…. Neden bu görüntü ile kirletiyorum ki hayal dünyamı? Başka tarafa bak… Görmezsen yaşanmamıştır. Nerede başladı bu döngü, nerede biter? Heceleri yer değiştiğinde dahi anlamlı başka bir kelimeye dönüşen sihirli sözcüklerin hızla tekrarlanmasından mamul dil oyunları gibi. Nereden dahil olunursa oradan başlar

Çok defa yakaladım kendimi, tecrübe ettiği böyle bir kısıtlamayı anlatan arkadaşıma “hakkedecek ne yaptın?” bakışı atarken. Her seferinde yakalanışımdan utandım, çocukluğumun serin anlarına kaçtım.  Tahta silahlar, kıvrılıp kat yerleri tükürükle yapıştırılmış kağıt külahlar, kağıt mermiler, kendi yaptığımız, ardına kuş tüyü takıp denge kazandırdığımız ok, yay, kılıç, ciritlerle devasa koruluklarda bağır çağır savaş oyunları oynadığım serin zaman aralıklarına.

Zamanın birinde, ikinci kat penceresinden düşüşüne şahit olduğum, o kazadan alnında silinmez bir orak-çekiç taşıyan, günümüzde milliyetçi bir avukat olan çocukluk arkadaşım, bir keresinde “en çok bu kılıçlarla oynanan oyunları seviyorum, insanın mertliği, bileğinin gücü önemli.” Demişti çocuk aklımla doğrudan onaylamıştım. Büyüyüp adam olduğumuzda da ne kadar farklı mecralara aksak, ne kadar farklı düşünsek de onun mertliğine hep itimat ettim ve hiç pişman etmedi beni.  Çocuk oyunlarımızda dahi mertlikti ana mevzu; birisinin bedeni, ruhu üzerinde sırf kullanabiliyorsun diye erg kullanmak yok insanlık tanımında.

Bir sonraki kadehim, alnında orak çekiç işareti olan milliyetçi avukat arkadaşıma gelsin. Ufak bir dil testi yapar, halen peltek konuşmuyorsam ararım bile belki. “kapat gerizekalı” der, yüzüme kapatır telefonu. Ben bilirim ama o telefon kapandıktan sonra dahi yüzlerce kilometre ötede gülümsediğini.

Artık müdahale edemeyeceğim, çok eski günlerde yaşanmış acı hikayeyi anlatmadım. Ne kendime, ne de başkasına. Dinlediğim yerde de bırakamadım. Şimdi burada oturmuş, peynir-rakı- su ile damağımı uyuşturup dimağımı rahatlatıyorum. Az sonra bir de müzik çalar resetlerim hafızamı. Kendime söz verdim; mutlu olacağım, yaşadığım hiçbir anı karartmayacağım.

En son sonlanan ilişkimde ne demiştim o güzel gülümsemeli kadına, aklınca beni teselli etmeye çalıştığında? “hiç uğraşma bebeğim, aşk acısı, hüzün veya pişmanlık, duygularının yarılanma ömrü en fazla üç buçuk saniye bu bünyede. 2 dakika sonra sadece hatırlamak istediğim güzel anılar öznesiz olarak kalır aklımda.” Kastederek etmiştim bu lafı. Kadehimdeki son yudumu, tabağımdaki son parça peyniri ve az önce buz atıp iyice soğuttuğum suyu gömdükten sonra kalkıp yatacağım. Yarın sabah, bu kafamda dönüp duran görüntülerden hiçbirisi kalmayacak. Başka türlü yaşanmaz bu hayat.

Gümüş Saçlı adam kimdir?

Yaşını soran küçük bir çocuğuna,” hangisini soruyorsun? Üç tip yaşı vardır insanın; beden yaşı, 40larda sona yakın, zeka yaşı, yer yer seninle yaşıtız, yer yer büyükbabanla, ruh yaşı, binlerle ifade ediliyor.” cevabını veren yaşam formudur kendileri. Kömür karası saçları, kül grisine dönerken, şizofren konuşmalarını, farklı olduğunu sandığı yaşam algısını, eşsiz addettiği hayatını, sözlü müdahalelere imkan vermeyecek tek ifade biçimi, yazı ile aktarmayı akıl etmiştir. Bu çabası sırasında saçları kömür karalığından kül griliğine dönmeyi tamamlamış, hatta gümüş rengini almış olduğu için Gümüş Saçlı Adam ismini kendisine hak görmüştür.

Deneme türüne neden deneme denildiğinin yaşayan kanıtıdır. Şiir, roman, öykü, kısa öykü, daha kısa ve en kısa öykü yazmayı deneyip başaramamıştır. Bu satırları yazarken dahi “tevazu etme inanırlar” ikilemine kapılacak kadar kendini beğenmiştir.

Mühendislik formasyonu ile ve Rindliğiyle çok övünür. Hayatın çok da ciddiye alınmaması gerektiğine inanmasına rağmen sıklıkla, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular üzerine kafa patlatıp kara kara düşünürken yakalanmıştır.

Yayınlanmamış yazıları, kendi sayıları kadar, yayınlanmışlardan üstündür. Arada bir kelime cümle, imla hataları yapsa da ölümcül samimiyeti ile sevilesidir.

Yorum yok

Bir Yorum Yap