Gümüş Saçlı Adamın Kadehi; HAZİRAN2021

Haziran; nereli olduğum sorulduğunda, doğduğum kent ve büyüdüğüm kentin ismini söylemek konusunda çelişkiye düşen ben, 8 yıl önce bir haziran ayında çözdüm bu müşkülü. Yedi hazirandır eminim nereli olduğumdan; köye hakim tepenin üzerinde tellerle çevrili, dikili taş ve toprak tümseklerinden oluşan nekropol, daha ziya de o nekropoldeki tek bir mezar sağlıyor bu kesinliği.  On bir ay sonra, o mezara sadece 3 km uzakta, başka bir mezar da destek oldu bu duruma.  Köyde babamı, ilçede annemi bıraktım. Öncesinde uçurtmaydım, önemser mi uçurtma, kendisini yere bağlayan ipi, makarayı, o makarayı tutan eli? Anlar mı onlar olmasa sadece rüzgarın insafına kalacağını? Şimdi yine uçurtmayım, ama biliyorum nereye konacağımı.

Sekiz haziran önce karar verdim, her haziran köküme dönmeye. Uygulaması zor bir karar olduğunun bilincindeydim. Dedim ya, başıboş bir uçurtmaydım ve memnundum halimden. İpi makarayı, makarayı tutan eli umursamamıştım, yabancıydım onlara. Onlar da bana yabancıydı haliyle. Babam, latent bilgeliği ile bulmuştu bunun çözümünü. Yine bir cenaze için ilçede kalmak gerektiğinde, kendisine eşlik eden ortanca oğluna, benim bir büyüğüme kendi mezar yerini göstermiş “zamanı geldiğinde beni buraya bırakıp gitmek yok. En az senede bir kere geleceksiniz. Geldiğinizde kimsenin evinde de kalmayacak, burada kalacaksınız” deyip bir yol kenarı otelini işaret etmiş.  Bizler, evlatları da yaptık onun dediğini. Her sene gitmeye çalıştık, kimsenin evine girmeden, o yol kenarı otelinde kalarak ziyaret ettik babamızı, annemizi. Hemşerilerimiz de alıştı duruma. Evlerinde ağırlama reflekslerini “hocanın vasiyeti var değil mi?”  Diyerek savuşturdular.  Usulden bize de bunu duyurarak görevlerini yapmış oldular.

İlk başlarda kaybımın acısının tazeliğinden tuttum verdiğim sözü. Annem de 11 ay sonra aramızdan ayrılıp ilçe mezarlığına defnedilmişti. Onun da benzer bir vasiyeti vardı. Her ikisini de makul ortalama bir tarihte ziyaret ettim. Sürdürülebilirlik çok zordu; yaşam ritmim ve güzergahımın dışında kalıyordu memleket.

İlk ziyaretimizde üç kardeş bir aradaydık ki bu pek sık gerçekleşmez. Mezar ziyaretlerinden sonra üç araba arka arkaya doğduğum kentten büyüdüğüm kente geçtik. Eşlerimiz ve çocuklarımız da yanımızdaydılar. O zamanlar, terminal devrede bir evliliğim vardı. Büyüdüğüm kent babamın liseyi, 3 oğlu da aynı liseden mezun, üniversiteyi okuduğu, aynı üniversitede bir ömür hocalık yaptığı kent. Ortanca oğlu da o kentte hekimdi o zamanlar. Ağabeyimin evindeydik. Herkes ayrı bir hatıranın içindeydi. Üçümüz de babamdan asaleti, annemden merhameti, kentten sertliğini alarak büyümüştük. İnce ince kendi içimizi hatıralarımızı araştırıyor, asalet, merhamet, rigidite dışında, acımızı dindirecek , katlanılır kılacak bir şeyler arıyor ama bulamıyorduk. Kadınlar, en azından 2si, akıllıydı bizden. Bir rakı sofrası kuruldu. Tüm görevler yerine getirilmiş, bu dünya ve öteki dünya için tüm tedbirler alınmış, ritüeller yapılmıştı. Rigiditeden vaz geçip asalet ve merhametle, içleri araştırılmayıp kendileri kullanılarak anılara dönmek gerekliliğini akıl etmişlerdi. Babamın 3 oğlu, eşleri ile birlikte o gece babalarının hatırasına içtiler, ölümle barıştık. Hatıralarımızı anlattık. Ölüm, hoca babamızın dediği gibi, “beden denen mekanizmanın işlevsiz hale gelmesi” idi. Hatıralar bizimdi.

Sonraki ziyaretlerimde yalnızdım. Önce anneme gider, mezar taşı ile sohbet ederdim. Dokunmak önemliydi. Avuç içlerim taşa, toprağa değmeliydi. Annemin sağına otururdum, bir açı yakalar, kadrajıma 3 km ilerideki tepeyi de alırdım üflediğimde ikisine birden giderdi dualarım. Sonra ilçenin etrafından geçen yola çıkar, kimse ile karşılaşmamaya çalışıp, köyün de etrafından dolanarak babama giderdim. Babamın soluna oturup bir kez daha ikisine birden üflerdim. Yol kenarı otelinde bir gece daha kalıp, ertesi gün amca torunu ile dumanlıya çıkardım. Dumanlı ormanlarında bir pınar başında rakı, kara demlik çayı içer. Sağa sola oturma derdi olmadan dağın eteklerinde hem ilçeye hem köye bu sefer anason üflerdim, anneme, babama, tüm ölmüşlerime. Amca torunu bir türkü söylerdi, birkaç gece kalmam konusunda ısrar eder, sonra da beni başkente uğurlardı, ziyaret biterdi.

Daha önce de söyledim ya, memleketim, yaşam rotamın çok dışında. Seneler geçtikçe verdiğim sözleri tutmak giderek zorlaştı. Annem için sorun yok, o hep nefesimde, annem gibi yaşıyorum, sanırım çok benziyorum ona. Babam için durum farklı; onu yaşamak için babamın rutinlerine sığınıyorum kimi zaman. Başkentin güzel, köklü meyhanelerinden birisi bu konuda yardımcı oldu bir süre. Göksu restoran, meyhane demişsem, elitideyi sevmememden.

Ölümünden 16 yıl önce bırakmıştı babam alkolü ve tütünü. Tütün konusunda çok katıydı, bir gün dahi görmedin kullandığını bıraktıktan sonra. Alkol, düzeltiyorum, rakı konusunda durum farklıydı. Evet, bırakmıştı ama, arada bir içmenin de zararı yoktu.  İçki içtim demezdi, rakı içtim di onun alkol tüketim tanımı. Rakı içmeyi büyük oğluna öğretmişti, o da biz, diğerlerine. Eğitim anlayışı buydu, her bireyle ayrı ayrı mı uğraşacağım. Lideri eğitirim, lider de diğerlerini. Büyük ağabeyimin adı o sebeple lider doğandır yazılarımda. Ben, babamın tedrisatından bir büyük ağabeyimin eli ile geçtim. Babamın sofrasına oturmak kolay değildi. 30’lu yaşlarımda kabul edildim o masaya. Göksu restoranda, sağ bahçe sağ köşe yuvarlak masa. Babamın tercih ettiği başka mekanlar olduğunu bilsem de Göksu başkaydı benim için. O masada çok içtim babamdan sonra, refleks olarak, kadeh içeriğimi avucumla saklayarak.

Ben Göksu’yu kafamda kutsallaştırırken meğer bana rakı içmeyi öğreten ağabeyim de yaparmış aynısını. Sanırım onun motor nedeni, restoranın elit, güzel bir yer olması. Başkente uğradıysa, kalacak zamanı yoksa buluşma terimiz orasıdır. Masa seçiminde benim takıntıma incelik gösterir, önce gelmiş olsa dahi gittiğimde masamda bulurum onu. Yemek ve kadeh rakı söyler, yemekten bir iki lokma atar, kadehini bitirir ve sonra da acil işine gider. O masada saçma sapan konuşulmaz, müstehcen şaka yapılmaz, yüksek sesle gülünmez, terbiyesizlik, saygısızlık edilmez, ille de sağlam bahşiş bırakılmadan o masadan kalkılmaz. Ağabeyim yoksa o masada tek içtim, bir süre sonra küçük bir arkadaş grubu katıldı bana. Şef garson Mevlüt, iş bilir bir hayalet gibi organize etti her şeyi, kadeh boşaldığında, neredeyse kendiliğinden doldu. Ben o masada hep babam gibi tuttum kadehi, kadehin tabanı sol el avuç içine yaslanır, parmaklar cepheyi kapatacak şekilde kadeh ağzına doğru sarmalanır, alınan yudum in dişlerin arkasında tutulup ardından su ile karıştırılarak tek hamlede gönderilir. İki kadeh rakı arasına muhakkak çay içilir. Ben bunu uzunca müddet, bir aile geleneği sandım. Ankara’ya yerleşip buranın adetlerini öğrendiğimde anladım ki ya ben yanlış anladım ya da babam başkentte sandığımdan daha uzun, daha farklı bir mesai yaptı.

Göksu kapandı birkaç yıl önce. Aynı yere, başka bir restoran talip olmuş. Sonucu bekliyorum. İlk fırsatta sağ bahçe, sağ köşe yuvarlak masa varsa gidip kontrol edeceğim. Bence bir mekan kapatılmadan önce, müdavimlerinden rıza alınmalı. Mekanlar bazen, tabak, çanak, kadeh, masa vesaireden oluşmuyor. Her neyse. Bir haziran daha geçiyor. Önümüzdeki haziran 9 olacak, ta ki son haziran olana kadar.   

Gümüş Saçlı adam kimdir?

Yaşını soran küçük bir çocuğuna,” hangisini soruyorsun? Üç tip yaşı vardır insanın; beden yaşı, 40larda sona yakın, zeka yaşı, yer yer seninle yaşıtız, yer yer büyükbabanla, ruh yaşı, binlerle ifade ediliyor.” cevabını veren yaşam formudur kendileri. Kömür karası saçları, kül grisine dönerken, şizofren konuşmalarını, farklı olduğunu sandığı yaşam algısını, eşsiz addettiği hayatını, sözlü müdahalelere imkan vermeyecek tek ifade biçimi, yazı ile aktarmayı akıl etmiştir. Bu çabası sırasında saçları kömür karalığından kül griliğine dönmeyi tamamlamış, hatta gümüş rengini almış olduğu için Gümüş Saçlı Adam ismini kendisine hak görmüştür.

Deneme türüne neden deneme denildiğinin yaşayan kanıtıdır. Şiir, roman, öykü, kısa öykü, daha kısa ve en kısa öykü yazmayı deneyip başaramamıştır. Bu satırları yazarken dahi “tevazu etme inanırlar” ikilemine kapılacak kadar kendini beğenmiştir.

Mühendislik formasyonu ile ve Rindliğiyle çok övünür. Hayatın çok da ciddiye alınmaması gerektiğine inanmasına rağmen sıklıkla, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular üzerine kafa patlatıp kara kara düşünürken yakalanmıştır.

Yayınlanmamış yazıları, kendi sayıları kadar, yayınlanmışlardan üstündür. Arada bir kelime cümle, imla hataları yapsa da ölümcül samimiyeti ile sevilesidir.

Yorum yok

Bir Yorum Yap