Gümüş Saçlı Adamın Kadehi; AĞUSTOS2020.

– “Sadece korkaklar yönlerini kapıya dönerek oturur, güvensizlikle takip ederler gireni, çıkanı”

– Nereden çıktı bu laf?

– Şu kapıdan…..

– kim demiş bunu?

– Hatırlamıyorum. Hem kimin ne dediğinin ne önemi var?

– İtibar etmek için birine dayandırmalısın ağzından çıkan böylesi bir lafı.

– Belki. Ama fark etmez senin veya bilmem kaç kitap yazmış, bilmem kaç sene önce yaşamış tanınmış birisinin söylemiş olması ne kadar meşhur olursa olsun. Sorgulayacağım, olabildiğince sert karşı çıkacağım kendi hayatımdaki öğrenilmişlerden birisi ile anlamlandırana kadar. Kapıya döndüm yüzümü, doğrudur, giren çıkan gözetimim altında ama ne korkaklığımdan yaptım bunu ne de güvensizliğimden. Renklerini seviyorum hepsi bu. Hiçbir insanın ten rengi bir diğerine benzemiyor, ”ten rengi” tanımlaması büsbütün kaldırılmalı dilimizden. Hangi adem evladının yüzü az önce rakımızı servis eden Aydın’ınki gibi kırmızı tonlarında mesela? her ak düşmüş kumral senin saç rengin mi? Sonradan renklendirilmiş siyah beyaz fotoğraflar bir yana, bak duvardaki fotoğraflara; Neşet Ertaş, Müslüm Baba hatta Sadri Alışık, hangi biri öteki ile aynı renk. Masalarda oturan insanları saymıyorum bile. Herkes kendi özgün renklerine sahip, sırf bu nedenle bile olsa, özgün her biri. Bak dostum, sen de biriciksin, hepimiz biriciğiz….

– Bırak dalgayı, biricikmişiz. Biricik miricik hissetmiyorum ben.

– Ne o; Yine kocaman bir –hayır’la mı savunmaya başlayacaksın argümanını? Sabahlara kadar tartışırım seninle, sabahlara kadar ikna etmeye uğraşır, sabahlara kadar ikna olmaya direnirim. İkna etmenin zaferi kime ait olacak diye de değil üstelik; sabahlara kadar tartışmak için.

Aydın alışkanlıkla yanaştı masaya. Birer bardak sıcak çay bıraktı, boşalan kadehleri doldurdu, yarıdan az fazla rakı, bir parmak boşluk kalacak kadar soğuk su, kadehlerden sadece birine buz. Gülümsedi, göz kırptı, boşları topladı ve meyve tabağı getirmek üzere uzaklaştı sessizce.

– Baksana şu masadaki çaya; bir önceki ile aynı demlikten çıkmasına rağmen kesiinlikle aynı değil. Kendine has devrimci bir duruşu var masada. Kendince kutsal vazifesi; öncesinde içilen rakının tadını temizleyecek damaktan, sonrasında gelen kadehi ilk kadeh gibi hissettirecek kendi yok olurken. Vazifesini yaparken kendi varoluş amacını gerçekleştirecek ve aynı zamanda keyif verecek. Nasıl saygı duyulmaz; o bile sıradan değil.

– Şimdi senin meşhur –hayır çıkışını dinleyelim. Bir kere bile sekmedi çocukluğumuzdan beri. Gerçekten kapıya karşı oturmam korkaklığımdan mı sence? Beni neyin korkutacağını düşünüyorsun, ne gelebilir burada başıma kabullenemeyeceğim? İlahi bir emir gibi sorgulamadan üzerimize geçirdiğimiz “aykırı olma” tavrından kaynaklı paranoyadan başka bir şey değil bence bu düşünce. Sahip olduğumuz standartları yitirme çekincesinin sınırladığı muhalif ruhun kaypaklığı da denebilir. Oturduğun yerden kapıyı görebilme takıntısının her ikisine de faydası yok oysa; o kapı hiçbir şey yapamaz kaypaklığına ya da paranoyana. O kapıdan giren hiç kimse çözüm olmayacak, çıkan hiç kimse de onları alarak çıkmayacak. Sanırım sandalye ile kapı arasına sıkıştık.

Bir yudum daha aldı rakıdan. Dişleri ile dudakları arasında diş etleri üzerinde tuttu. Boş kadehi tutan eli, daha büyük bir yay çizerek indi masaya, dolu kadehle tekrar kalktı, su bardağının yanına kadar. Erimekte olan buzların şıngırtısını dinledi, bir yudum su ile gönderdi dişleri ve dudakları arasında tuttuğu rakıyı. Havuçlu mezeye takıldı gözleri, ”ben bunu evde de yapabilirim” diye düşündüğü belliydi. Havuç rendesi, azıcık zeytinyağı, bir diş sarımsak, yoğurt, tuz, “kendim için yapıyorsam maydanoz da istemez”

– Bu renge portakal rengi demek, haksızlık değil mi havuca?

–  Turuncu mu?

– Yapma iki gözüm, o da turunçtan geliyor, giderilmedi ki haksızlık. Bundan böyle havuç rengi dersek anlar ne kastettiğimizi muhatabımız.

– Anlar ama katılmaz bu büyük devrime; biz havuç deriz, o portakal. Galatı meşhur, lügati fasihten evladır, bir şey diyemeyiz, tahterevalli gibi salınır durur kelime aramızda.

– Sıkıldın mı? 25 yıldır hiçbir şey yaşamadık seninle beraber. Kapı, çay, masa, havuç sohbeti yapabiliyorsak buna da şükür. Dur! Cevap verme, yanıtını merak ettiğimden sormadın sıkılıp sıkılmadığını, hem, cevabın da umurumda değil. Kapı, çay, masa, havuç der keyfime bakarım ben, bilirsin.

Kemancı Vahap ve darbukacısına takılır gözü.

– Kemancı para toplamaya çıktıysa mekanın kapanması yakındır. Vale Şükrü’nün eli kulağındadır.“Abi, erken çıkmam gerekti müsaadenle, buyur anahtarların” demeden vuralım son kadehleri.

Adaba aykırı olmasına aldırış etmeden büyük yudumlarla boşalttı kadehi. Son yudumu, ten renkli kapının şerefine yuvarladı. Bilindik hareketlerle istedi hesabı, bahşişi de ekleyerek ödedi.

Baktı son kez masaya…..

Sigara, çakmak, telefon, küçük not defteri, kalem…

Unutulan hiçbir şey yok. ağır ağır kalktı masadan; sallanmamalıydı, sarhoş olmak ayıp, belli etmek daha büyük ayıp. Vahap’a göz kırptı, sağ elinin iki parmağını alnına götürerek selamladı tanıdık masaları, Aydını. Tüm akşam cephesine aldığı kapıya doğru, adımlarını sayarak, her birini tartarak yürüdü. Arabasını kullanmak ve taksi çağırmak arasında seçim yapmak için 15 adımı vardı. Eşikteydi artık yüzü gri, sırtı renklere dönük. Şükrü, araba-taksi seçimini onaylamıştı tecrübesiyle, arabaya doğru seğirtti, motoru çalıştırdı, müziği yeterince geriye sardı, Neşet Ertaş Zülüf dökülmüş yüze girişini yapıyordu. Kapının eşiğindeyken hazırdı araba kapının önünde, Şükrünün elindeki anahtar ile 5liralık banknot yer değiştirdi.

– Dikkatli kullan abi, iyi geceler.

– Sağol Şükrü. İyi geceler.

Kırmızıdan gri arabasına bindi, gri sokak lambalarının griye aydınlattığı gri yollardan geçerek gri hayatına doğru yol aldı. Renklerin tamamı, o çıktığı kapının diğer tarafındaydı artık.

Giden aracın ardından bile bakmadı Şükrü. Mesaisinin en yoğun anlarıydı ya, bir saate kadar bitiyordu işte mesaisi. Anahtar- müşteri eşleştirmesi yapmalı, kim hesap ödedi, kim arabasını bırakacak da taksi kullanacak onları gözlemlemeliydi kapının yanındaki sandalyesinde.

Aydın da bitirmişti işini, son kahveler dağıtılmıştı. Kapattıktan sonra komiler ortalığı toplarken içecekti o da rakısını Şükrü ile beraber. Yanındaydı arkadaşının.

– yine iki kişilik içti değil mi?

– evet. İki servis, iki kadeh, tek adam.

Gümüş Saçlı adam kimdir?

Yaşını soran küçük bir çocuğuna,” hangisini soruyorsun? Üç tip yaşı vardır insanın; beden yaşı, 40larda sona yakın, zeka yaşı, yer yer seninle yaşıtız, yer yer büyükbabanla, ruh yaşı, binlerle ifade ediliyor.” cevabını veren yaşam formudur kendileri. Kömür karası saçları, kül grisine dönerken, şizofren konuşmalarını, farklı olduğunu sandığı yaşam algısını, eşsiz addettiği hayatını, sözlü müdahalelere imkan vermeyecek tek ifade biçimi, yazı ile aktarmayı akıl etmiştir. Bu çabası sırasında saçları kömür karalığından kül griliğine dönmeyi tamamlamış, hatta gümüş rengini almış olduğu için Gümüş Saçlı Adam ismini kendisine hak görmüştür.

Deneme türüne neden deneme denildiğinin yaşayan kanıtıdır. Şiir, roman, öykü, kısa öykü, daha kısa ve en kısa öykü yazmayı deneyip başaramamıştır. Bu satırları yazarken dahi “tevazu etme inanırlar” ikilemine kapılacak kadar kendini beğenmiştir.

Mühendislik formasyonu ile ve Rindliğiyle çok övünür. Hayatın çok da ciddiye alınmaması gerektiğine inanmasına rağmen sıklıkla, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular üzerine kafa patlatıp kara kara düşünürken yakalanmıştır.

Yayınlanmamış yazıları, kendi sayıları kadar, yayınlanmışlardan üstündür. Arada bir kelime cümle, imla hataları yapsa da ölümcül samimiyeti ile sevilesidir.

Paylaşmak ister misiniz?
Yorum yok

Bir Yorum Yap